MAKALELER » İstanbul » Kültür&Sanat
Yüreğimde kalan sesler...

yıldızlar parlıyor bir yerlerde biliyorum
ne yalan ışıklara kapılmıştı oysa gözüm
annemin sözleri kulağımda çınlamaklı
kasabaya yalan bir gururla dönüyorum
gölgemi satmışım bi yerlerde ötesi yok
ne kara kışlara aşıktı oysa gözüm
mazinin soluğu ensemde yoklamaklı
istanbul sokaklarını eskittim geliyorum
uğruna ölünecek davalar
düşlemiştim oysa ki
ardında tütün tarlaları, önü deniz
rahat bir kumsal düşlemiştim, güzel bir dünya
hepsini kirlettim gidiyorum...

Bugün umutlu, mutlu, neşeli bir şeyler yazmak istiyordum. Onun için oturdum masamın başına...
Oysa zihnimdekiler bana oyun oynadı ve zaten karışık olan kafam daha bir karıştı önce; ancak sonra mutlu bir dinginliğe ulaştım. Bana ait olan o tek gün izin günümde o kadar çok yapmak istediğim şey vardı ki, hangisini yapsam, nereye gitsem, yoksa oturup saatlerce boş boş televizyon izleyip uyusam mı? diye düşünürken farkettiğim şey aslında ne kendime ne sevdiğim ve önemsediğim insanlara yeterince zaman ayıramadığımdı.
Kendime güzel bir kahve yaparak başladım planlarıma, kahvenin göz göz olmuş köpüğünü kocaman bir yudumla içerken, buruk kokusunu içime çektim. Anılar canlanıverdi o bir yudumla. Annemin babamla karşılıklı oturup içtiği kahveler aklıma geldi. Annemle konuşmam imkansızdı ama babamın sesini duyarak işe başlamalıydım. Annemden kalan en güzel hatıraydı babam. Zaman geçip gidiyor ve ben daha dün siyah önlüğüyle kendinden büyük çantasını taşımaya çalışan küçük bir kızdım. Bütün kızlar gibi benim de en büyük aşkımdı babam, annemden bile kıskanırdım. Neyse ki ben de babamın ilk göz ağrısı idim. İşten geldiğinde ben yorgunluktan uyuyakalana kadar oyunlar oynardık. Biraz büyüdüğümde beraber ders çalışırdık. Ancak beraber ders çalışırken hayran olduğum baba gider yerine sorularına cevap veremeyip bana kızarsa diye korktuğum başöğretmen gelirdi. Korkuyla karışık yaptığım ödevlerim yine de babamı çok sevmeme engel olmazdı. Bilirdim ki o benim biriciğimdi ve her zaman öyle kalacaktı. Disiplini ve çalışkanlığı ilk öğreten babam oldu bana. Sesini duyduğumda tüm yorgunluğum gitti, doğup büyüdüğü o yerlerde tek başına yaşıyordu ve mutluydu. Koca çınarlar gibi etrafını saran dostlarıyla günlerini geçiriyordu. Daha yeni bağbozumu olmuştu, bir bağbozumu daha geçmesi demek ömründen bir yıl daha geçmesi demekti. Sağlığı yerindeydi ve bu harika bir şeydi.
Baba sesi duymak ilaç gibiydi...
Sesler bizim için çoğu zaman anlamsızdır bizler için. Yüzlerce ses duyarız ve birçoğunun farkına bile varmayız. Dinleriz ama duymayız bazen de. İlk duyduğumuz ses gül kokulu annemizin sesidir, sonra babamızın. Dünyaya gelişimizle hayatın tüm seslerini yavaş yavaş tanırız. İlk sevgilinin önce sesini tanırız. Sesi daima kulaklarımızdadır. Hatta sesi ile büyüler bizi. Söyledikleri ile sesi bütünleşince aşkımız gitgide büyür.
“Dudaklarım seni öyle özledi ki anlatmanın imkanı yok. Bildiğim tüm dillerde özledim demek istiyorum. Oysa ben dilsiz kaldım. Gün ortasında karanlıkta kaldım. Denizin ortasında susuz kaldım. Sesini duymadığım gün, ellerine dokunamadığım gün, dudaklarını öpemediğim gün, gözlerine bakamadığım gün yaşayamam” diyordu o ses... Oysa yaşanıyormuş. Sensiz de takvimden günler eksiliyormuş. Geçmişe gidiverdim işte bir an... Sesi hala kulaklarımdaydı...

Sonra sırayla sayısı üçü beşi geçmeyen sayılı dostlarımı aramaya başladım. Sayılı diyorum her arkadaş dost değildir bilirsiniz. Dost doğru dost olan azdır. Keyfim her telefonda büyük bir çığ gibi büyüyordu. Telefonun öbür ucundaki ses, neşeyle “alo” dediğinde iyi ki aramışım, sesimi duyduğuna sevindi diye içimde mutluluk çiçekleri büyüyordu. Anlıyordum sesindeki tınıdan neşesini. Kıvırcık saçlı, beyaz duru tenli, akıllı, sağduyulu, içinin güzelliği yüzüne vurmuş dostumun sesi ile günüm daha bir aydınlandı. Konuşurken biraz cilveli, biraz muzipce, tatlı tatlı ve biraz da bir çocuk gibi eşine seslenişini duyuyordum. Mutluydu ya içim çok rahattı. Her zaman benim yanımda ve beni düşünen tavrıyla bu dünyada yalnız olmadığımı hissettiyordu bana. Sırayla arıyordum, konuştukça gün ilerliyor ve yorgunluktan külçe gibi olmuş bedenim diriliyordu.
Her konuşmadan sonra, “içimi ısıtıyor sesin, sesinde dostluk var, sesinde sevgi var” diyordum.
Hayatta her zaman doğru adımlar atmayız, dost seçmek de bunlardan biri, bazen yanlış ilişkiler yaşarız. Ama her biri bir şey öğretir hayat adına. Geriye kalan doğrular çekilen bazı acıları sonrasında daha bir anlamlı gelir bizlere.
Hayatın anlamını sorgulayıp, kadın erkek ilişkilerini tatlı bir sitemle konuştuğumuz, bana hep umut aşılayan diğer bir dostumla konuştuğumda ise daha sık görüşmeliyiz dedim kendi kendime telefonu kapatırken. Koca şehirde birbirimizi görmek o kadar kolay olmuyor, bazen telefonla bile konuşamayız, ararsınız ulaşamazsınız, hatta telefon ya kapalıdır ya meşgule düşüverir. Telefon kullanmayı da öğrenemedin diye takılıp onu kızdırmaya çalışırız. Her zaman şakalarımıza katlanır ve hiç alınmaz. Aralıkları uzun olsa da buluşmalarımız gençlik yıllarının ilk günlerine, kaçamaklarımıza, coşkuya sürüklüyor bizi. Olgundur oysa, çok şey görmüştür ve çok şey bilir hayata dair. Kızıl saçlı güzel kadın diyorum ben ona...
Sesler, dostlar kalbimi sımsıkı sarıyordu ve ben çok güzel bir pazar günü geçiriyordum. Gidemiyorsam onlara, seslerini duyardım...
Gün bitecekti, akşam oluyordu ve kızıla çalan gökyüzüne bakıp, uzaklarda hem de çok uzaklarda olan, yıllardır göremediğim ama sesini duyabildiğim, ülkesine, memleketine, sevdiklerine çok düşkün çok sevgili arkadaşımı aradım. Günün son hediyesi o olmalıydı. Evlenmiş, yuva kurmuş ve o genç, deli dolu, çapkın denilen adam gitmiş yerine olgun biri gelmişti. Yıllardır çok çalışmıştı ve işte karşılığını alıyordu. O yabancı ülkede burada sahip olabileceklerinin iki katına sahip olmuştu. Ona, “seni özledim ve seni özlemeyi seviyorum, ama yollar var, hatta yıllar var aramızda. Ayrı hayatlar yaşıyoruz, birbirinden uzak ama birbirini anlayan, özleyen... Şimdi sen ne yapıyorsun? orada olmak isterdim. Beraber oturup iki kadeh rakı içip şöyle hafiften güzel şarkılar söylense ve biz konuşsak uzun uzun. Sarılsam sana, omzunda uyaklasam. Beni anlarsın sen, beni tanırsın çünkü, ben de seni. Şimdi bir kez daha baba olacaksın. Eminim güzeldir seninle olmak ve yaşamak. Ben hayatımı maalesef yalnız geçiriyorum, fakat bu benim tercihim, yalnış insanlar ve olaylar biraz korkuttu beni. Kendine iyi bak, bana yaz, telefon yetmez eskiden olduğu gibi yazmak çok değerli. Sevgimle kal, seni seven kadınları anlıyorum, sen sevilecek adamsın.” Dedim ve telefonu kapattığımda göz yaşlarımı tutamıyordum. Özlemek böyle bir şeydi işte.
Sevilecek adamlar, sevilecek kadınlar tanıyorum. İyi ki varlar dedim kendi kendime. Uzun zamandır kendimi hiç bu kadar dinlenmiş hissetmemiştim. Hiç bu kadar huzurlu hissetmemiştim. Evimden hiç çıkmadan bütün bir günü sevdiklerimle geçirmiştim.
Yapmam gereken ne varsa hepsini ertelemiş ama kendimi dostlarımın sesleri ile onları ruhumu doyurmasıyla ödüllendirdim.
Ayşin Kayış
Aysin.kayis@kalkinma.org
Eklenme Tarihi: 11.10.2007 19:50:10 Okunma Sayısı: 1169
Geri Dönmek için tıklayın.