MAKALELER » İstanbul » Kültür&Sanat
Günebakan
Yüzümüzü güneşe dönmüştük...
Hayat buluyorduk güneşten, büyüyorduk, çoğalıyorduk...
Tek tük arabaların geçtiği yolda saatte altmış, yetmiş kilometre hızla gidiyordu, yolun ve yolun iki kıyısındaki manzaranın tadını çıkarmak istiyordu. Yol boyunca gördüğü ne yemyeşil tarlalar ne de gürül gürül akan ırmaklardı. Yol boyunca gördüğü tek renk sarı idi... Okuduğu son kitaplardan biri aklına geldi. İnci Aral’ın “Safran Sarı”sını bir solukta okumuştu. Bugünü ve yaşanılan ilişkileri öyle güzel anlatıyordu ki, kendinden bir şeyler buluvermişti. Bir ara ne kadar karmakarışık duygular yaşamıştı. Geleceği için çok kaygılı günleri olmuştu. Bir ara onun yaşadıkları da safran sarıydı... Şimdi açık sarı olmuştu içinde açan çiçeklerin rengi, umudu ve bir geleceği vardı artık.

Tekrar yola konsantre oldu, gördüğü sarı renk; yolun iki yanı boyunca uçsuz bucaksızmışçasına görünen, insanı hüznün dalgalarına atıp bir yandan öte yana savuran, sonra aniden sıcak bir neşeye, umuda sürükleyen ayçiçeği tarlalarına aitti. Sapsarı ayçiçekleri çok güzel görünüyordu. Ayçiçeği denen bu çiçeklere neden aynı zamanda günebakan deniyordu düşündü ama bulamadı. Yüzlerini güneşe çevirmiş günebakanlar. Belki de bu nedenle yani güneşe yüzlerini döndükleri ve gece başlarını öne eğdikleri için bu isim verilmişti. Geceyi sevmiyorlardı ve ay onlara dost değildi. Geceyle dost olan ay günebakanları küstürdüğü için ayçiçeği diyorlardı, kim bilir...

Ne güzel bir isim diye düşündü. “günebakan” günü karşılayan, güneşle büyüyen demekti onun için. Aydınlık yüzlü minik kızı aklına geldi. Büyümekte olan bir ayçiçeği gibi narin ve güzel… Ayçiçekleri, narin olmasına narindi ancak güneşin güçlü ışınları ile beslendiğine göre kuvvetli olmalıydı. Doğrusu yaşına rağmen akıllı ve güçlü bir çocuktu. Özgürdü, günebakanlar gibi değildi. Günün ilk ışıkları ile güne başlayıp dünya döndükçe güneşi takip eden günebakanlar başlarını hafif bükerek güneşin adeta kölesi gibiydiler. Güneşten besleniyorlardı. Gün ilerleyip güneşin gücü azaldıkça boyunlarını daha bir büküyorlardı.
Yol uzundu ama sıkılmamıştı. Geride bıraktıklarını düşünmesi için fırsat olmuştu yolun uzunluğu. Üstelik sarı renk birçok duyguyu çağrıştırıp, içinde dalgalar oluşturduysa da huzur vermişti. Yaşadığı ne varsa kendi tercihi idi, pişman değildi fakat bir yerlerde eksik olan, fazla gelen bir şeyler vardı. Bir yerde bir yanlışlık yapmış olmalıydı. Bu soruların cevabını bulmak istemediğini, cevabı öğrendiğinde hiçbir şeyin değişmeyeceğini anladığı gün terk etmişti işte her şeyi. Yaşanılan zamanı geriye saramayacağını bildiği için böyle yapmıştı.

Ne olduğunun, nasıl hayal kırıklıklarının olduğu önemli değildi. Yıllar önce âşık olduğu adamın şimdiki adamla aynı kişi olduğuna inanmak bile zordu. Ona kızmıyordu aslında şaşkındı ve şaşırdığı kendisi idi. Yıllarca kendisini mi kandırmıştı? Ne olmuştu da değişmişti her şey diye düşünmekten yorulmuştu. Öğrendiği yegâne şey “sonsuz aşk” diye bir şey yoktu. Yıpranıyordu insanlar da, ilişkiler de... Aynı eskiyen bir kumaşın eprimesi gibi yer yer yırtılıyordu hayatlar. Geriye kalan, sahip olduğu en önemli ve tek varlık minik kızı, ona güç ve mutluluk veriyordu. Aydınlık yüzü, sarıya çalan kumral saçları, parlak ela gözleri, su gibi duru ve saf kızı harika bir çocuktu. Son yıllarda sadece onunla beraberken yüzü gülüyordu ve üstelik bunu yakınındaki herkes fark ediyordu. Anı olsun diye çekilen fotoğraflar buna şahitlik ediyordu. Bir tek evladının yanında iken gözlerinin içi parlıyor, dolgun dudakları bir tek onunla konuşurken tatlı bir kıvrım alıyordu.
Toprağa kök salmış ayçiçekleri gibi; evi, eşi ve kızının etrafından ayrılamıyor ve yüzünü güneşe dönüp beslenen çiçekler gibi onların varlığıyla besleniyordu. Bir gün fırtına koptu ve güneş görünmez oldu, ayrılık o fırtına ile geldi. Hayat damarları kesilmişti, susuz kalmıştı. Güneş tutulmuş, adeta güneş, ay ve dünya birbirine küsmüştü. Fırtına dindiğinde, affedilmiş olsa da affedilecekler, hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Yapılanların, yaşanılanların önemi yoktu, anlatmak, konuşmak bir işe yaramazdı nasıl olsa...
Gün bitmiş, günebakanlar bakacak güneş olmadığı için başlarını öne eğmişlerdi. İşte o an buruk bir hasret ve hüzün hissetti içinde. Göğsünde yüzlerce at dolaşıyordu adeta, yüreği sıkıştı. Gün ışığı yoksa hayat da yoktu...

Kim bilir kaçımız hayal kırıklığı ile yatağa girdik, kalbimizi birçok yerinden kırsalar da her seferinde affettik. Kurduğumuz hayatlarımız dağılsa da her seferinde yeniden kurmak için her gün doğuşunda olduğu gibi yüzümüzü güneşe dönüp kendimizi, ilişkilerimizi besleyip, emek vermiyor muyuz? Bırakıp gitmek istesek te her gece aya küsen ayçiçekleri gibi her sabah bundan vazgeçmiyor muyuz? Güneşle beraber yeni bir güne merhaba diyerek, umutla güne başlıyoruz.
Yaşamımızda birçok konuyu değiştiremiyoruz. Değiştiremediklerimizi kabullenmeye çalışmak biraz daha kolaylık sağlıyor yaşamda. Yapabildiğimiz sadece yollara düşüp biraz uzak kalmak. Alıp başımızı temelli gidecek cesaretimiz olmasa da kısa kayboluşlar biraz olsun rahatlatır insanı.
Sarı ayçiçeği tarlasının kenarında oturmuş tüm bunları düşünürken aklına yakın dostunun sevgilisi hakkında söyledikleri geldi. “yanımdan ayrıldığın an özlemeye başlıyorum, birkaç gün görmesem hasret dayanılmaz oluyor”...
Başlarını öne eğmiş günebakanlar gibi başını önüne eğdi ve böylesi özlenmek istedi...
aysinkayis@kalkinma.org
12.08.2007
Eklenme Tarihi: 10.08.2007 23:39:27 Okunma Sayısı: 1326
Geri Dönmek için tıklayın.